Yolda – Jack Kerouac

yolda jack kerouac ile ilgili görsel sonucu

Kitabın düşündürdükleri üzerine olacak.

Yolda, Jack Kerouac’la tanışmak için çok yanlış bir kitap oldu benim için. Böyle kendimi bir anda mevzuların içinde bulunca önce bir afalladım. Kurgu okumak, romandaki kişilerin ana rahminden değil de sözcüklerden fırladıklarını bilmek, hissetmek okura güvenli bir his veriyor. Ne kadar gerçek hissettiren karakterleri daha fazla sevdiğimizi ve kendimize yakın bulduğumuzu söylesek de içten içe kurgunun, rastlantının cazibesini de duyumsuyoruz. Bu sadece iyi yazarların yapabildiği bir şey sanırım. Gerçekle kurgu arasındaki sınırı okuru tatmin edecek şekilde çizmek. Bir de böyle, olduğu gibi, tamamen yaşanmışlıkların coşkusuyla kaleme alınan eserler var. Böyle yazan yazarlar var. Jack Kerouac Yolda’yı böyle yazmış. Anılarının beynine hücum etmesiyle, üç haftada, yazmak için sürekli ayık kalmaya çalışarak, noktalama işaretleri falan kullanmadan, kağıtları birleştirip uzun bir rulo halinde. Yazmış da yazmış. Daha önce hiç tanımadığım, hayatıyla ve düşünceleriyle ilgili hiçbir şey bilmediğim bir yazarın dünyasına böyle patavatsız, damdan düşer gibi indiğimde küçük çapta bir şok yaşamam normal sanırım. Bu her zaman böyle değil mi? Tanımadığımız insanların kapısını küçük bir tereddütle çalar, nihayet kapı açıldıktan sonra kendimizi ortaya çıkarmaz mıyız? Bu yüzden kendi hayatlarını, olduğu gibi, tüm coşkusuyla önüme seren yazarlardan çekiniyorum. Neyle karşılaşacağım? Karşıma çıkan şey beni nasıl etkileyecek?

Jack Kerouac ve arkadaşlarının amaçsızca -belki de bir amaç bulunurdu- Amerika’yı dolaşmaları ile başlıyor her şey. Amaçsız dedim ama emin de olamıyorum. Bir yerde cenneti bulmaktan bahsediliyordu ve ölümün sürekli hayata yetişmesinden. Yeryüzünde cenneti arayan adamlar işte bunlar. Beat Generation. Jack Kerouac ve arkadaşları dikkat çekmiş olabilir fakat çok öncesine de uzanıyor bu mevzular. Jack London mesela, sonu gelmez yolculuklar, zamanın ağına karşı devinimimiz, bunları Yolda’da görürken Jack London’ın etkisini yadsıyamıyorum. Hatta Nietzsche’ye falan da uzatabiliriz pekala. Ben o kadar yetkin değilim, kısa kesiyorum işte.

Evet ne diyorduk? Amaçsızca yollara düşmeler, oradan oraya savrulmalar, devrilmeler, delirmeler, sevmeler, sevişmeler. Böyle aslında. Yaşamak yani. Hepimizin yaptığı şey. Ya da yaptığımızı sandığımız şey. Emin değilim, hiçbir zaman da olamıyorum. Yaşamı hepimiz farklı algılıyoruz. Bak buna emin oldum. Yani milyonlarca insanın hayatı aynı şekilde algıladığını düşünsenize. İnanılmaz sıkıcı bir şey olurdu, Tanrı da bu insanları izlerken inanılmaz sıkılırdı bence. Kerouac ve tayfasının hayatı algılayış şeklini okumak güzeldi ama dediğim gibi bu kadar coşkulu bir şeyle karşılaşacağımı bilseydim temkinli yaklaşırdım. Hayatı coşkuyla, tüm hücrelerinde duyumsayarak yaşamak ve bunu yoldayken hissetmek. Yolun getirdikleri, arkada bırakılan şeyler, önümüzde uzanan şeyler. Şeylerin kalbine nüfuz etmek. Mesele bu işte, bütün bu çaba bunun için. Şimdi düşününce yol zamanın kendisi gibi değil mi? Sürekli uzanan, erişen.

Hayat o kadar farklı şekillerde yaşanabiliyor ki bunu her fark ettiğimde kendimi kaybedecek gibi oluyorum. Bu Beat’ci abilerimiz gibi götü başı dağıtarak, yollarda, hiçbir yere varmadan yaşayabiliriz. Ya da kitlenin faydasına kendimizi feda ederek, bir fedai gibi yaşayabiliriz. Ya da bekleyerek yaşayabiliriz, tutunarak, savrularak… O kadar çok çeşit var ki. Hangisi doğru? Hangisini yapmalıyız? Tek bir atış hakkımız var, hangi topu vurmalıyız? Tabi ki hissettiğimiz şeyi yapmalıyız. Hissetmeden yaşanan her an unutulacak ve hiç yaşanmamış olacak. Kerouac hissettiği gibi yaşıyor. Ben de onun hissettiklerini anlamaya çalışmak için okuyorum. Okumanın gereğini yerine getiriyorum.

Reklamlar

bir şeyler yiter, başka şeyler bulunur

Bu sene derslerden fena çakıyorum. Aslında döneme başlarken gayet kararlı idim. Bu sene farklı olacaktı, dersleri dinleyecektim, fazla devamsızlık yapmayacaktım ve en önemlisi düzenli ders çalışacaktım. Şu ana kadar tek yapabildiğim dersleri iyi dinlemek ve not tutmak oldu. Ders çalışmak ve devamsızlık konusunda tam bir hayal kırıklığıyım. Normalde çalışkan bir öğrenciyimdir, lisede hep düzenli çalıştım, üniversite sınavına da öyle. Fakat üniversitede, imkanı yok olmuyor, olduramıyorum. Aslı’yla konuştuk bunu. Sence neden ders çalışamıyorum ben diye sordum. Seni derslerden uzaklaştıracak çok fazla şey buluyorsun dedi. Ben öyle düşünmüyorum. Çoğunlukla dersler beni yaşamak istediğim şeylerden alıkoyuyor gibi hissediyorum. Bir yerden fedakarlık yapacaksam notlarımın düşük olmasını tercih ediyorum. Bunun farkındayım ama bundan pişman mıyım? Sanırım değilim. Sınavlar yüzünden kaygılanmayı, başarılı olmayı hayatımın yegane amacı haline getirdiğim zamanları aştım artık. Bir gece tüm vücudum titrer vaziyette, gözlerimden akan yaşları durduramaz, hiçbir şeyin farkına varamaz halde acile koştuğum günden beri, babamın elimi tuttuğu günden beri, aştım. Başarısızlıktan korkmuyorum ya da utanmıyorum. Öğrendiğim en kıymetli şeylerden biri bu. Başarısız olmak, yine de denediğimi göstermiyor mu? Yine de yaşadığımı.

Kötü vize sonuçlarından sonra nihayet birkaç hafta rahatım. Sonrasında yine yoğun haftalar geliyor ama şimdilik bunları unutalım. Aslı’yla Tüyap’a gittik Cumartesi günü. Sabah Aslı kan tahlili vermek için hastaneye gitti, ben de kahvaltıyı hazırladım ve onu bekledim. Saat 10 gibi geldi, sonuçlar bir buçuk saat içinde çıkacakmış ve alıp doktoruna gösterecekmiş. Bizim evden çıkmamız saat biri buldu yani. Atladık otobüse gittik. Ben endişeliydim biraz, yolu bilmiyoruz, nasıl döneceğimizi bilmiyoruz kalkıp İstanbul’un bir ucundan bir ucuna gidiyoruz. Neyse işte, iki saati geçti vardık fuar alanına. Ben fuara sadece kitap almak için bir de ordaki resim sergilerini görmek için gitmek istiyordum. Ne imza almak istediğim bir yazar vardı ne de katılmak istediğim bir söyleşi. O yüzden fazla oyalanmadan yayınevlerini, sahafları şöyle bir dolaştık. Ben sekiz kitap aldım, ve yine yeniden listemin dışına çıktım. Aslı sahaflardan bir şeyler aldı, plaktı, kartpostaldı vs. Yalnız iyi para harcadık, günün sonunda fuar alanındaki kafede oturduğumuzda aynen şöyle idik:yalnız iyi yedik ile ilgili görsel sonucu

Yorulmuştuk, harcadığımız paraların miktarı konusunda huzursuzluk içerisindeydik falan. Eve dönüş yolu da gözümüzde inanılmaz büyüyordu. Biz nasıl gideceğimizi konuşurken, bizi duyan bir kadın kızlar ben karşıya geçiyorum, benimle gelebilirsiniz dedi. O kadının bizim için o an nasıl bir melek olduğunu size anlatamam. Ordu’da tamam ama İstanbul’da böyle bir şeyi ilk defa yaşadım ben. Kimsenin kimseye güveni yok bu şehirde, otobüste her gün karşılaştığın kişiye selam vermiyor, bir günaydın bile demiyorsun mesela. Büyük kalabalıkların yalnızlığı bu şehir. Burada okuyorum ama hayatımı bu şehirde geçiremeyeceğimi de çok iyi biliyorum. Neyse, kadın bize öyle bir teklif yapınca Aslı’yla birbirimize baktık ve ben ben güvendim, sen ne diyorsun bakışımı attım. Sonrasında Aslı’yla konuştuğumuzda o da öleceksek de birlikte ölürüz ben varım bakışı attığını söyledi. Hahaha, bu ülkenin gençlere neler yaşattığını düşündükçe hem üzülüyor hem de böyle gülüyorum işte. Tüm bu endişelere gerek yokmuş aslında. Kadın çok tatlı birisiydi. O da bizim gibi kitap okumayı çok seviyormuş. Yol boyunca edebiyattan, hayatlarımızdan falan bahsettik. Evliymiş, bizim yaşımızda bir kızı varmış. Üç gündür anneanneyim dedi bize. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Biz de sefil okul hayatımızdan, İstanbul’da yapmak istediğimiz şeylerden falan bahsettik. Köprüyü geçtikten sonra bir durakta indirdi bizi. Son olarak Çamlıca minübüsüne atlayıp eve geldik. Güzel bir gündü, eve gelir gelmez aldığım kitaplardan birine başladım ve sonrasında uyuyakaldım.

Bu arada Wittgenstein Jr. bitti. Kitap güzel başlamıştı fakat elimde biraz sürününce keyfi kaçtı. Son sayfalarda bitsin diye okuduğumu hatırlıyorum. Yorumunu girmeyeceğim bu yüzden. Şimdi Yolda’yı okuyorum. Fuardan aldığım kitaplar bitince yine kütüphaneyi tırtıklayacağım bir süre. Yarıyıl tatiline girdiğimde bir alışveriş daha yaparım, bu sefer abimin sponsorluğunda.

Bu da böyle bir yazı oldu, sizler neler yapıyorsunuz? Haftalarınız, günleriniz nasıl geçiyor? Neler öğreniyor, neler kaybediyorsunuz? Yazın, ben okuyorum!

 

bir kitap, bir film bir de küçük heyecanlar

Tüyap’a kadar kitap almayacağım demiştim kendime. Aslı’ya da olmayan bütçemizin sınırlarını zorlamayacağım diye söz vermiştim. Bu sebeple üniversitenin kütüphanesine dadandım bir süre. Rosshalde kütüphaneden. AFA yayınlarından çıkmış, çevirmen aynı, Kamuran Şipal. AFA baskısının resmini bulamadığım için YKY’den olanı koyuyorum buraya.

rosshalde ile ilgili görsel sonucuHesse’den okuduğum ilk kitap Narziss ve Goldmund’du. Bu yaz okumuştum ve inanılmaz sevmiştim. Yaz bunalımlarına karıştığı için bloga yazısını girmedim ama bu senenin iz bırakan kitaplarından biriydi kesinlikle. Aklımda Bozkırkurdu ile devam etmek vardı Hesse’ye. Fakat Rosshalde’yi görünce planlar alt üst oldu. Zaten ne zaman bir okuma listesini eksiksiz yerine getirmişim ki. Listede hiç olmayan kitaplara atlıyor, böylelikle hiiiç bitmeyecek bir okuma listesine sahip oluyorum. İyi bir şey mi kötü bir şey mi emin değilim.

Kitabın konusunu anlatmayacağım, zaten çok kısa ve olaylar çok tahmin edilebilir olduğundan gerek duymuyorum. Biraz yazardan ve düşüncelerinden bahsedeyim yeter. Hesse sanatına yaşamını katan yazarlardan. Pek çok kitabında kendi hayatının izlerini görebiliyoruz. Bu kitapta da Hesse’nin ressamlığı, sanata yaklaşımı ön planda. Hesse bir sanatçının diğer insanlar gibi, basit, tekdüze bir hayat yaşayabilip yaşayamayacağını, aile düzenine, evliliğe yatkınlığını inceliyor. Ayrıca kitap hakkında “…burada sona eren bir şey var, umarım gerçek hayatta onunla başka türlü baş edebilirim” demiş. Aile yaşantısının bir sanatçıya (ve bence bir düşünüre de) göre olmadığını anlayabiliyorum. Yaratmak eylemi için bağımsızlığın şart olduğunu düşünenlerdenim ben de. Düşünsel bir bağımsızlık, düşünmenin ve üretmenin ruhu sarıp sarmalaması, başka da bir şeye izin vermemesi gibi. Tersini de çok kolay örneklendirebilirsiniz, çok derin mevzular bunlar. Neyse, filme geçelim.
thor ragnarok ile ilgili görsel sonucu

Hafta sonu Thor Ragnarok’a gidebilirim demiştim. Marvel filmleri hakkında düşüncem  belli: oh, they are so not a big deal! Fakat görüyorsunuz ki gidip izliyorum. Çünkü popüler kültür çünkü geek arkadaşlar! Ama dürüst olalım, filmden çok keyif aldım. Bir dakikasından bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. Ben Sinem kadar Marvel evrenine hakim değilim, karakterlerin geçmişlerini, ilişkilerini vs. pek bilmiyorum. Bu da filmi çok yüzeysel yorumlamama sebep oluyor. Mesela bu filmde Thor ve Loki’nin ilişkisini çok sevdiğimi ve Loki’nin iyi tarafa geçmesini çok istediğimi falan söylemiştim. Fakat böyle bir şey Loki karakterine hiç uymuyormuş, gereksizmiş, cıvıkmış (Sinemce). Haklı olabilir, bilemiyorum ama ben “get help!” sahnesini çok sevmiştim. Neyse işte. Muhtemelen ekşide, youtubeda filmin incelemeleri yapılmıştır, ben olmayan çizgi roman bilgimle bu konulara hiç girmek istemiyorum. Film çok eğlenceli. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim. Evet, bu kadar.

Cumartesi Tüyap Kitap Fuarı başlıyor. Benim ilk İstanbul fuarım olacak. İki senedir burdayım zaten, geçen sene okul ve ev düzenini kurmaya uğraşırken arada kaynadı. İstanbul’un bir ucuna nasıl gideceğimi kara kara düşünsem de heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. Fuarla ilgili güzel dileklerim var. “Allahım, n’olursun yolda kaybolmayayım, İstanbul’u daha çok sevebilirim belki o zaman. Amin.” gibi. Bir de aklımda çok güzel kitaplar var. Körlük, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Kedi Beşiği, Batı Felsefesi Tarihi, PKD’in Alfa’dan çıkan bütün kitapları gibi. Bu kitapları almak için neden fuarı bekledim bilmiyorum. Zaten oluşturduğum kitap listeleriyle alakalı mantıklı bir açıklamam hiçbir zaman olmuyor. Böyle işte, yarın hastaneye gideceğim. Bu haftaki yol arkadaşım Wittgenstein Jr. iyi gidiyor şimdilik, onu da haftaya yazarım diye umuyorum. Bir de güzel şarkı.

iç dökmeli, serzenişli küçük (?) bir yazı

 

Blog yine uzun bir süre boşlanacak gibiydi. Çünkü ne kitap okuyabiliyorum ne film izleyebiliyorum ne maça gidebiliyorum, sosyal hayat sıfır. Okul ve hastane arasında sıkışıp kaldım. Köprü trafiğine yakalanmayayım diye sabah beşte kalkıp beş buçukta otobüse biniyorum, o saatte trafik olmadığından bir saat içinde karşıya geçmiş oluyorum ve altı buçukta hastaneye giriyorum. Sekizde olmam gereken yere bir buçuk saat önceden gidiyorum, bakın ne kadar disiplinliyim, işime ne kadar önem veriyorum! Kusura bakmayın ama severim böyle işi! Bulabildiğim her köşede uyumaya çalışmaktan yoruldum. Otobüste oturabilirsem kimsenin gözünün yaşına bakmam, yaşlı, gazi tanımam uyurum arkadaşlar. Çünkü muhtemelen orada uyuyamazsam yarın sabah yine yeniden uykusuzluktan bir yerlerde kıvrılıp kalacağım ve hoca gözümün yaşına bakmayacak. O saatten sonra artık ölü taklidi falan yapmam gerekir. İşte böyle, üç gün okul iki gün hastane, hafta sonları yorgunluktan bitmiş bir şekilde akşama kadar uyumak. Elimde Hesse’nin 170 sayfacık Rosshalde’si bir haftadır çantamda benimle oradan oraya sürükleniyor. Normalde rahat nefes alabildiğim her yerde kitabımı da okurum gibi bir prensibim vardır ama artık rahat nefes alabildiğim her yerde uyumaya çabalıyorum. The Walking Dead’in de 8. sezon başladı ama ben de sıfır heyecan. İzlemedim ve muhtemelen daha da izlemem. Ya sizce de TWD çok bozmadı mı? Bu geyik muhabbete girmek istemiyorum ama cidden son sezonu karın ağrılarıyla bitirebildim. Bir de ben bu diziye 2016 yazında başlamıştım ve bir ay içinde yeni sezona yetişmiştim. Bakın bu benim için büyük bir şey, üç senedir Breaking Bad’in 4. sezonunda takılıp kalmış insanım ben. Black Mirror üçüncü sezona hala başlayamadım. Peaky Blinders’ın son sezonunu da henüz izlemedim. Dizi izleme konusunda şaşmaz bir istikrarsızlığım var. TWD bunu kıran tek dizi sanırım ama durum ortada. Sekizinci sezonu izleyip izlemeyeceğime ekşideki yorumları okuduktan sonra karar vereceğim. Film izleme konusuna gelirsek… Haftada iki film izlemek gibi bir karar almıştım, hatırlarsanız. Şuan bu duruma sadece gülüyorum, kahkahalarla gülüyorum hem de. İki filmmiş… hahahah ayda iki film izleyebilirsem sevinçten göbek atarım. Şaka bir yana, Doğu Ekspresinde Cinayet vizyona girsin onu izleyeceğim, bu kesin gibi duruyor şimdilik. Sinemle Gökçe beni Thor Ragnarok’a beraber gitme konusunda tehdit ediyorlar ve ellerinde güçlü argümanları var. Lanet olsun! Belki Thor’u da izleyeceğim. Hem bu hafta sonu beni evden çıkarsınlar diye kızları tembihlemiştim, iyi olur.

Dün akşam Panathinaikos – Fenerbahçe maçı vardı. Dokuz buçuktaydı maç, ben eve altıda geldim, yemek hazırladım yedim, biraz haberlere bakayım dedim. İçim karardı, kapattım. Eve gelir gelmez masanın üstüne fırlattığım raporlar gözüme ilişince, bi gayret çalışayım dedim. Ben onlarla uğraşırken Aslı geldi. Maç başlamadı mı, sen ne yapıyorsun dedi. Sonra açtık maçı izliyoruz. Alt komşumuz canımız Aygül teyzemiz sıcacık börek yapmış, getirdi. Yedik içtik derken maçın ilk yarısı bitti. Çok etkili bir oyun ortaya koyamasak da öndeydik, iyi gidiyordu maç. Aslıyla biraz Melli ve Vesely güzellemesi yaptık, bir milyonuncu kez Bogdanovic’in gidişini konuştuk. Yani ordan oraya sürüklendiğim, hayattan gram zevk almadığım şu haftalarda beni ayakta tutan şey basketbol ve biricik canım arkadaşlarım olabilir. İyi ki varlar, basketbol da iyi ki var. İkinci yarı başlamadan uyuya kalmışım, maçın ikinci yarısı yok bende. Hayal meyal. Top kayıpları yapan Sloukas’ı hatırlıyorum, Jason Thompson’ın öküzlüklerini hatırlıyorum bir de Vesely’nin serbest atış atamayışları falan. Maç sonu 70-68 yeniliyoruz. Üzülecek, sinirlenecek halim yok. Olduğum yerde sabaha kadar uyumuşum. Aslı bir battaniye atmış üzerime yatağına gitmiş. Berbat bir boyun ağrısıyla uyandım. Teşekkürler Aslı.

Böyle işte, haftalarım böyle geçiyor, aşırı yorucu. Bazen acaba yanlış yerde miyim diye soruyorum kendime. Gerçekten olmak istediğim yerde miyim? Her şeyi bir kenara atıp otostopla dünyayı dolaşan kız olmak istiyorum ben. Yunan adalarında denize girmeyi, Mostar’dan Neretva’ya atlamayı, Norveç’te Ambjörnsen’in izlerini takip etmeyi falan istiyorum. Basit şeyler istiyorum aslında. Yapabileceğim şeyler, ne var ki ancak her şeyini kaybettikten sonra özgür olabilirsin diyor ya Tyler Durden. Aynen o mesele. İyi bir yazar olmak için sevdiklerini öldürmeli insan, gibi bir şeyler söylemiş bir yazar da, şimdi tam hatırlamıyorum. O da çok haklı mesela.

Yorgunum! Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var… diyor Ahmet Kaya. Yorgunum ama yorgunluğumu seviyorum. Çok şeyi bilmek, öğrenmek istiyorum ama bilmeler önce yaşamalardan geçiyor ya, öyle işte. Yine de yorulmadan yaşamanın bir yolu yok mu?

Gökdelen – J.G. Ballard

Gökdelen

Ballard’ın Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitapları artık basılmıyor, sahaflardan bulunursa pek güzel. Sel Ballard’a el atmış, birkaç kitabı basılmış, devamı da gelecek sanıyorum.

Gökdelen, okuduğum ilk Ballard romanı.  Bilimkurgu ve distopya okumayı çok seviyorum. Bu türlerde öncü olan iyi yazarların çoğunu okumuşumdur fakat Ballard cesaret edemediğim yazarlardan biriydi. Bunun sebebi tabi ki yazarın inanılmaz karamsar, ürkütücü bir anlatım tarzı olduğunu duymamdı. Ben ki 1984’ün malum bölümünü okuduğum gün karanlıkta yatamamış insanım. Korku-gerilim benim neyime? Öyle böyle derken muhtemelen J.G. Ballard’ın kitaplarından daha ürkütücü kitaplar okudum, sevdim. Yani yazardan uzak durmam için hiçbir bahanem kalmadı, Sel de güzel güzel basıyorken alayım okuyayım dedim. İşte, Ballard’la ilk tanışıklığımız.

Arka kapakta “Her şeyin kontrol altında olmasının değişmez kural olduğu modern dünyada, kontrol mekanizması bozulursa birden, modern insandan geriye ne kalır?” diyor. Yazar hakkında bir fikir edinmemiz için çok iyi. Modern hayatın çürümüşlüğünü ele alır, geleceği bugünden anlatır. İzole edilmiş ortamda insanın psikolojisini, davranışlarını inceler. William Golding’i hatırlıyorum bunu yapan, bir grup çocuğun adada birlikte yaşayamayışlarını göz önüne sermişti. Ballard’ın Gökdelen’ine de aynı tutumla yaklaşabiliriz. Birlikte yaşamanın mümkün olamayışı. Ballard’ın buna açıklaması insanın yozlaşmasında beliriyor.

40 katlı, 1000 daireli bir gökdelen kitabın ortasına yerleşiyor. Kendi ihtiyaçlarını karşılayan, yalnızlık ve soyutlanma vaat eden, mükemmel bir mimari örneği. Kitap boyunca bu binadan sanki canlıymış, içinde yaşayan insanların arzularından beslenen bir organizmaymış gibi bahsediliyor. Karakterler binanın belki de sadece kendi zihinlerinde var olduğunu düşünüyorlar. Bu müthiş. Çünkü gerçekten öyle. Gökdelenin alt katlarında yaşayan insanların zamanla üst katlara tırmanma isteği, hırsı ve bunun yol açtığı yıkımlar tamamen Gökdelen’in kendisinden kaynaklanıyor. Binanın insanla çatışma hali sürüyor.

Toplum içindeki ayrışma gökdelenin katlarıyla sağlanıyor. Ne kadar yüksekte oturuyorsan o kadar önemlisin. Biz kitapta her kattan birer örnek görüyoruz. Alt katta Wilder, orta katta Dr. Laing, üst katta gökdelenin mimarı Anthony Royal karakterlerimiz. Ballard karakterlerini delilik sınırlarında gezindirmeyi seviyor sanırım, o havada kalmışlıklar, gerçeklikten kopmaya her an hazır bulunuş… PKD kitaplarında da bu atmosferi hissediyorum.

Gökdelendeki hayatın ilk sarsılmalarıyla başlıyoruz. Üst katlardan fırlatılan şişeler aşağıda oturanların balkonlarına, arabalarına isabet ediyor. Üst katta bulunan yüzme havuzuna alt katın çocukları kabul edilmiyor vs. Gerilim gittikçe artıyor, alt kattakiler üst kattakilerin köpeklerini öldürüyor, taciz, darp, cinayet… Olaylar olaylar. Normalde bu insanların “birlikte” ortak bir alanda “rahatsız edilmeden” yaşaması düşünülüyor fakat Gökdelen insanların hayatta kalmak için mutlak gördükleri, istediklerini özgürce yapabilecekleri bir alana dönüşüyor. Tüm yaşananlardan sonra Wilder polisin gelip olaya el koyacağını söylüyor fakat beklenen olmuyor. Bina artık dış dünyadan tamamen kopuk, kendi doğasını kendi kurallarını koymuş. Kimse taşınmayı düşünmüyor, aksine herkes daha yukarıda oturmak istiyor. Sonunda Wilder yukarıya çıkmaya karar veriyor. Gayet güzel, nihayet bu gidişata bir son vermeyi düşünen biri var diyorum fakat yine yanılıyorum. Ballard o kadar bile umut bırakmıyor. Wilder’ın yukarı tırmanma amacı sırf binaya olan savaşına dayanıyor. Amaç bu kadar bencil olunca yukarı çıkmak için yaptıkları midemi bulandırıyor. Laing’in kendini binanın albenisine kaptırmamış, yaşananlardan soyutlanmış düşünmesi de midemi bulandırıyor. Anthony Royal’in Tanrıya kafa tutan hallerine hiç katlanamıyorum. Ballard beni inanılmaz sarstı. Modern hayatı, teknolojiyi, getirilerini götürülerini en çarpıcı şekilde gösteriyor. İnsanı alıyor, en yalın haliyle, insanın kendi elleriyle kazdığı çukura atıyor. Sonrası çatışma, şiddet, türlü çeşit sapkınlıklar. İnsanın özü bu mu demek istiyor? Değildi belki fakat gidişat o yönde. Evet, geleceği bugünden okumayı Ballard’dan öğrendim.

Çok iyi kitaptı. Ertesi gün daha güneş doğmadan kalkacak olmama rağmen bütün geceyi bu kitabı okuyarak geçirebilirdim, eğer göz kapaklarım söz dinlemeyip sayfalara kapanmasaydı. Filmi de var. Hafta sonuna izlemeyi planlıyorum. Ballard’a Çarpışma ile devam edeceğim, muhtemelen seneye. Distopya sevenler bu eserini kaçırmasın, sevmeyenler de kaçırmasın ne olacak.

j.g. ballard quotes ile ilgili görsel sonucu

Colonia (2015) | Florian Gallenberger

New-pics-of-Emma-Watson-in-Colonia-emma-watson-39645402-797-1181.jpg

Sinemayla fazla içli dışlı olan birisi değilim, sevdiğim oyuncuların ve yönetmenlerin filmlerini kovalar, onları izlerim. Zaten derslerden, stajdan vs. arta kalan zamanı ya uyuyarak ya da kitap okuyarak geçiriyorum. Böyle de tembelim, bir çeki düzen vermem gerek kendime ama olmuyor, olamıyor. Bu hafta sonu iki film izledim. Artık her hafta iki film izleyeceğim diye bir karar aldım kendimce, ne kadar dayanacak göreceğiz. Neyse efendim, filmlerden biri Colonia idi. Diğeri Incendies, onu sonra yazarım.

Emma Watson’ı çok çok seviyorum. Daniel Brühl’ü de Rush filmiyle tanımış ve anında takip edilecekler listesine almıştım. İzleyecek film ararken başrollerde ikisinin olduğunu görünce balıklama atladım. Konusuna falan bakmadan açtım filmi ve iyi ki de izlemişim diyorum. Çok güzeldi.

Konusuna geçmeden önce filmin adını da aldığı Colonia Dignidad’dan biraz bahsetmek istiyorum. Colonia Dignidad, anlamıyla Haysiyet Kolonisi, 1961 yılında eski nazi subayı Paul Schafer tarafından Şili’de kurulmuş bir tarikat. Şili’de askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Augusto Pinochet zamanında devlet tarafından onaylanmış bir işkence kampına dönüşmüş. Film tamamen politik düzlemde ilerlerken bir anda kendimizi dinin, tarikatların içinde buluyoruz. Tanrıyı bulma, ona ulaşma amacıyla insanları kandıran, hem de kendini Tanrının elçisi olduğuna ikna edecek şekilde kandıran ve bu sayede saygı, itibar, otorite sahibi olan Paul Schafer, örneklerden biri sadece. Din her zaman böyle insanlarca kullanılmıştır. Buna engel olamıyoruz.

Film, sevgilisi Daniel’i bu işkence kampından kurtarmaya çalışan Lena’nın hikayesini anlatıyor. Tarikatlar, din, ordu ve hükümet, faşizm, nihayetinde cinayetler, kurbanlar, çocuk istismarı ve bunların arasında Lena ve Daniel’in aşkı, aşktan öte Lena’nın mücadelesi. Filmlerde, kitaplarda böyle sağlam karakterler görmeyi seviyorum. Mücadelesini sonuna kadar sürdüren, bu yolda fiziksel, zihinsel tüm acılara katlanan insanlarla bir bağ kurabilirim. Bunda Emma Watson ve Daniel Brühl’ün muhteşem oyunculuklarının da payı var tabi ki. Lena ve Daniel zekasıyla, kararlılığıyla ve cesaretiyle faşizmin, şiddetin karşısında nasıl durmamız gerektiğinin, bir eylemle, bir devinimle neleri değiştirebileceğimizin sembolüyken, Paul Schafer ise dinin böyle cahil, mantık yoksunu insanlara karşı nasıl bir silaha dönüşebileceğinin en canlı haliydi. İşkenceler, aç susuz bırakmalar, kadını sırf kadın olduğu için şeytan ilan etmeler, taşlamalar, birine sorgusuz sualsiz tapmalar, kendini ona adamalar… bunlar her zaman olageldi ve olacak. Ama aklım almıyor. Bir insan kendi isteğiyle böyle bir adama nasıl hizmet eder? Bu adamın bir ölüyü diriltebileceğini, yok olmayınca da suçun kendi günahkarlığında olduğunu nasıl düşünür? Bir devlet buna nasıl izin verir? Tek bir insanın egosu bu kadar yıkıma sebep olabiliyor işte. Bunlar 1971’de olmuş, 2017 de olmadığını söyleyebilir misiniz? Orwell’ın distopyasından daha kara bir dünyada yaşadığımızı unutuyoruz bazen.

Sürekli kaçış hali, Colonia Dignidad’daki gerilim, şiddet, Lena ve Daniel ne zaman birbirini görecek, ha yakalandılar ha yakalanacaklar derken film alıp götürüyor. Ancak film bittikten sonra rahat bir nefes alabildiğimi fark ettim. Rahatsız edici ama bir o kadarda sürükleyici idi. Klişeler var mı? E tabi. Buna rağmen güzel bir filmdi bence. Lena karakterini unutmayacağım. Bana böyle mücadeleci kadınlarla gelin işte. Sevdiğin adam için, ailen için, kendin için hiç fark etmez. İnandığı şeyi böyle kovalamalı insan.

Adını anmışken bir alıntısıyla bitireyim yazıyı. Pek severiz kendisini.

“Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık, bilinçsizliktir.”

Rocannon’un Dünyası – Ursula K. Le Guin

rocannon'un dünyası ile ilgili görsel sonucu

İthaki’nin Bilimkurgu Klasikleri içinde Le Guin’in Anlatış kitabını basmasıyla Rocannon’un Dünyası’nı pek bir içim rahat okudum. Biliyorsunuz Ursula K. Le Guin benim şu hayatta en sevdiğim yazarlardan biri. Her kitabını elime aldığımda birini daha tükettim işte, bitiyor diye hayıflanarak okuyorum. Sonu hiç gelmesin istiyorum. İki sene önce başladığım Yerdeniz serisini hala bitirememin sebebi budur. Atuan Mezarları o kadar muhteşemdi ki aşamıyorum. Bu kış olacak inşallah, Mephisto’ya her gidişimde üçüncü kitap göz kırpıyor bana. Benden günah gitti, okuyacağım!

Le Guin’in ilk romanıymış Rocannon’un Dünyası, 1966 yılında yazmış. Ayrıca yedi kitaplık Hainish Cycle’ın da ilk kitabı. Ben bu seriden ilk Sürgün Gezegeni’ni okumuştum. Sevmiştim fakat kitabın kısalığından da yakınmıştım. Rocannon’un Dünyası da kısacık. 133 sayfa. Bu kadının 133 sayfaya neler sığdırdığını görünce o koskoca 7 kitaplık (5te tıkandı gerçi) Buz ve Ateşin Şarkısı gözümde tuzla buz oluyor. 100 sayfada çok daha doyurucu hikayeler anlatıyor Le Guin.

Şimdi Hainish Cycle’da mesele şu: Evrende Birlik’e bağlı gezegenler var ve her kitap bu gezegene yolu düşen insanlarla ilgili. Bunun yanında farklı ırklar, gezegenlerin coğrafyası vs. de hikayenin içinde mükemmel götürülüyor. Dağ cüceleri, uzun boylu altın saçlı insanlar hafif Orta Dünya’yı anımsatsa da Ursula da en az Tolkien kadar özgün olmayı beceriyor çünkü karakterlerini asla dış görünüşleriyle betimlemekle yetinmiyor. Bu kitapta hikaye, Hallan Leydisi Semley’in ailesinden miras kalan denizgözü kolyesini aramak için yola çıkmasıyla başlıyor. Her gittiği yerde güzelliğiyle, iyiliğiyle hoş karşılanan Semley aradığı şeyi de buluyor en sonunda. Kolyeyi onun güzelliğinden etkilenmiş olan Rocannon’dan, yani Yıldızlordu’ndan geri alıyor. Eve döndüğünde Einstein’ın görelilik kuramı suratına şak diye çarpıyor. Evet fantastik ögelerle bezeli bu kitapta bilimkurgu da harika kullanılıyor. Uçanatların yanında uzay gemileri hiç de tuhaf durmuyor vallahi. Neyse Semley’e dönelim, daha kundakta bıraktığı bebeği büyümüş, kolyeyi hediye etmek istediği kocası ölmüş ve onu tanıyan tek bir kişi kalmış geride. Her yolculuk amacına varmıyor ya da her eylem mutluluğa ulaştırmıyor. Eylemsizlik de bir direniş, bir güç olabiliyor işte. Semley’in yolculuğu yanlıştı, zayıflıktı.

Hikayenin ikinci kısmında yıllar sonra Semley’in de etkisiyle bir grup arkadaşıyla gezegene geliyor Rocannon. Fomalhaut’ta (gezegenin adı) bir takım sorunlar olduğunu ve Yıldızlordlarının da bunda bir payı olduğunu anlıyor ve gezegeni büyük bir kötülükten kurtarmak için yola düşüyor. Yanına Angya Lordu cesuryürek Mogien’i ve birkaç kişiyi daha alarak çeşitli topraklardan, yollardan geçiyorlar. Bu geçiş sırasında bizde gezegenin diğer sakinlerini ve özelliklerini tanıma fırsatı buluyoruz. Bu noktada birçok güzellikler var. Mesela Fian’ın halkı kendi aralarında zihin konuşması yapıyorlar, anılarını paylaşıyorlar ve korkuyu asla hatırlamıyorlar. Tüm halkını kaybeden Fian’ın naifliği ne güzel naifliktir. Ölümünü kovalayan Mogien’in, ölümünü karşılayan Mogien’in cesareti ne güzel cesarettir. Yok, bu kadın beni mütemadiyen ağlatıyor. Çok kolay etkileniyorum onun cümlelerinden. Al işte.

“Gerçi bu fark etmezdi. Kendisi tek bir kişiydi. Bir adamın kaderi önemli değildir.

O önemli değilse, önemli olan nedir?’ “

Sonunda Rocannon düşmanını alt ediyor etmesine ama, yitirdiği çok şey var. Kendine gelemiyor. Yabancı bir gezegende bir yabancı olarak ömrü boyunca sürgünde kalıyor. Onu kurtarmaya geldiklerinde her şey için çok geç. Rocannon’un uzun boylu, güzel saçlı, boynunda denizgözü kolyesi olan karısı karşılıyor kurtarıcıları. Ve düşünüyoruz:

“Ölümü hemen gönderebilirler fakat yaşam daha yavaştır.”

Hikayesine baktığınızda mükemmel görünmeyebilir fakat şu karakterleri, şu cümleleri bir okuyun. Başka hangi yazar bu kadar doğal, bu kadar naif yazabiliyor? Her cümlesinin altında hayatla, insanla ilgili müthiş tespitler var. Okuyun, mahrum etmeyin kendinizi.

Bir de şarkı bırakıyorum, kalın sağlıcakla.